9 Ağustos 2010 Pazartesi

SESİMİ ÖPMEYE ÇALIŞIYORDU OĞLUM

SESİMİ ÖPMEYE ÇALIŞIYORDU OĞLUM 

Siz hiç sevdiklerinize koşarken cama çarptınız mı?  Silivri’dekiler, ayda üç kez çarpıyor. 

Ben ayda üç kez çarpıyorum.  Bir ayın üç haftasında kapalı görüş, birhaftasında açık görüş var.  Kapalı görüş şöyle:  Duvarın üç karışa dört karışlık bölümüne cam yerleştirmişler. Etrafını da demirle çerçevelemişler. Camın iki tarafına birer telefon ahizesi koymuşlar.  Görüş günü cama koşuyorsunuz. Karşıya ses geçmediği için ilk karşılaşmada elleri havaya kaldırıp sevincinizi ifade ediyorsunuz.  Elinizi sevdiğinizin kollarına uzatır gibi ahizeye uzanıyorsunuz. Ve sesini duyuyorsunuz. Elbet söylemeye gerek yok; ses kaydediliyor. Yönetim bunu size verdiği iç kurallar listesinde açıkça duyuruyor.

Kızım her şeyi sağlıklı algılıyor; beklediğimden sağduyulu hareket ediyor. Çok şükür!..  Oğlum 2 yaşına girdikten sonra geçen mayıstan beri karşısındaki benle, telefondaki beni birleştirdi. Önceleri camın kıyısında pencere açma kolu arıyor, bulamayınca sinirleniyordu. Artık burada görüşmenin böyle olduğunu kabul etti.  Haziran görüşlerinden birinde bütün sevimliliği üzerindeydi. Telefonu kulağına götürdüğünde annesinden öğrendiğim şeyleri sıralamaya başladım:  “Topu çok mu severmiş benim oğlum... Çimlerde yuvarlanmaya bayılır mıymış benim oğlum...”  Sesimi dinlerken ahizeyi bir buket gibi tuttu, bana baktı...  Konuşmaya devam ediyordum.  Ağzını sonuna kadar açtı, telefona yöneldi.  Sesimi öpmeye çalışıyordu!  Burun direği sızlamasının çok tarifi yapılabilir; biri de bu olsun.

Ataol Behramoğlu 12 Eylül döneminde hapis yatan şairimiz, yazarımız. “50 yıldan 100 şiirine” yer verdiği Beyaz, İpek Gibi Yağdı Kar kitabında, Maltepe Askeri Cezaevi’nde yazdığı şiirler de var. İşte biri:  “Çocuğumla demir parmaklık konuldu aramıza/ İki buçuk yaşındaki çocuğumla/ Ulaşmak istedi bana çocuğum/ Kafese çarpan bir kuş duygusuyla/ Çocuğumla tel örgüler konuldu aramıza/ Kalın tel örgüler iki sıra/ ‘Saklanma baba’ dedi çocuğum/ Sitemle. Çırpınan bir bakışla/. Çocuğumla bir uçurum konuldu aramıza/ Sevinci nefretten kesin çizgilerle ayıran uçurum/ ve ben aptal gibi-hâlâ/ ‘Bu denli kötü olunamaz’ diye düşünüyorum...”  Behramoğlu’nun 1982’de yazdığı bu şiirden 28 yıl sonra Silivri...  Tel örgülerin yerini cam kırıkları aldı!  Onlar hiç değilse seslerini doğrudan ulaştırıyormuş. Biz ise telle...  Tel örgüden beter bir telefon teliyle!  Biri ötekine tercih edilir gibi değil... 

Bir kişiyi tutukladığınızda aslında bir aileyi tutuklamış oluyorsunuz. Ve sevenlerini...  Ben şanslı olanlardanım, ailem Ankara’dan haftada bir gelebiliyor.  Anadolu’nun değişik kentlerinden buraya getirilen, ailesiyle çok daha seyrek görüşebilenler var.  Çağdaş hukuk, 100 kişiden 99’unun suç işlediği kesin ama masum olan bulunamıyorsa, o masumu korumak için 100 kişinin hiçbirini tutuklamamalısınız, ceza vermemelisiniz diyor...  Bugünkü AKP hukukunda ise tam tersi!  Atın içeriye, suçlu olup olmadığı yıllar sonra belli olur diyor...  Birazcık vicdanınız varsa...  Bu adalet yalanına...  Bu demokrasi kalpazanlığına...  Bu hukuk arama işkencesine...  Bu vicdansızlığa...  Hayır deyin! 

Mustafa BALBAY 5 Ağustos 2010 Cumhuriyet Gazetesi

29 Temmuz 2010 Perşembe

Hayaller ve Gerçekler


2 gün önce şirkette canımı çok sıkan bir olay oldu, evet benim de hatam vardı ama verilen tepkinin tarzı hiç hoş değildi. Kendisini şirketin Genel Müdür'ü zanneden bir birim müdürü - ki karşılıklı olarak sevmeyiz birbirimizi- çok kaba tepkiler verdi. sonuçta olay ne olursa olsun karşındaki bir kadın olduğu sürece öncelikle kullandığın cümlelere dikkat etmek zorundasın, müdür olmak demek altında çalışan insanları aşşağılamak ya da ezmek hakkını vermez sana.

İşe başladığı günden beri bir burnu büyüklük hakim kendisinde, özellikle de kadınlara tahammül edemeyen bir havaya sahip. Herhangi bir ortamda herkesi dinlerken yüzüne bakan, sorduklarına cevap veren adam ben konuşmaya başlayınca kafasını diğer tarafa çeviriyor, ben bana özel bi durum zannediyordum ama birkaç arkadaştan da buna benzer sözler duyunca çok da şaşırmadım açıkcası.

Herneyse tam böyle bir konuda sinirlenmişken hiç beklemediğim şekilde bir iş teklifi aldım, üstelik ilerde yaşamayı düşünebileceğim tek yer olduğuna inandığım İzmir'de :))) bir arkadaşımla konuşurken şaka ile başlayıp ciddiye dönen bir teklif oldu bu ve de anında beni hayallere sürükleyip yüzümü güldürmeye yetti :) hatta arkadaşım o kadar ciddiye aldı ki bu teklifi, İstanbul'da olup da gitmek istediğim bi konser olduğunda biletimi bile kendisi almayı teklif etti, yeter ki bu beni İzmir'e gitmekten vazgeçirmesindi :))

Hafta sonu gibi arkadaşımla buluşup işin detaylarını konuşacağım, şu an için bana artısı çok daha fazla gibi görünüyor ama detayları tam almadan havaya giremiyorum. Kimbilir belki de İzmir'li olurum artık :)) Kuzum dediğin gibi hayallerim gerçek mi oluyor ne :)

SBM Girls



Canımcım Kübracığımın blog undan özenerek yazmaya karar verdim bu post u aslında :))

Bugün öğle yemeği için yer düşünüyorduk kendimize 4 kafadar, biraz kokoş olmamızın da etkisiyle Kanyon'a gidelim dedik ama sonra kızlar yarın Kanyon'da organik pazar olduğunu ve ona uğramak istediklerini söyleyince ben de sanayi mahallesindeki güzide bir restoran a gitmeye boyun eğdim :) organik pazarla işim olmaz ama naparsın arkadaşlar için boynum kıldan ince tabi :)))

Biz gayet kokoş olarak sanayi mahallesinde baya bir ilgi çekince Sıla SATC kızlarına benzetti bizi, pek bir güldük, özellikle kocaman siyah bir arabanın yola girmeye çalışırken az kalsın bizi ezmesi bizim de buna çığlıklarla karşılık vermemiz görülmeye değerdi :))))

Bir an düşündüm hepimizi bir karaktere benzetmeye çalışsak nasıl olurdu acaba diye :)) Mesela Pınar kesin Charlotte olurdu, zira kendisi her zaman çok şıktır, çok bakımlıdır ve de arkadaşım diye demiyorum her işte mükemmeldir, yapamadağı şey yok gibi kızın :)))))

Kübra Carrie olurdu sanırım, yazı yeteneği vardır, esprilidir yeri geldi mi romantik yeri geldi mi mantıklı davranmakta üstüne yoktur ve de aşık olduğu adamla evlenmek için uzun zaman hayal kurmuş, sonunda da buna kavuşmuş, şimdi çok güzel bir evliliği çok da şeker bir oğlu var :))

Sıla'ya gelinceeee :) Sanırım Sıla da Miranda olurdu, Sıla biraz işkoliktir :) hatta eskiden daha fazlaymış ama bebişinden sonra biraz daha rahat :) Sıla mantıklıdır, ciddidir, işini ölçer biçer de hareket eder ama yeri geldi mi de hiç beklemeyeceğiniz esprililerle sizi hayretlere düşürür :))

Kala kala ben kaldım, bana da kala kala Samantha kaldı sanırım :) kesinlikle onun gibiyim diye bir iddiam yok zaten olamaz da :)) ama şöyle düşünelim bu yukarda saydığım üçlü evli barklı yıllardır stabil hayatları ve ilişkileri olan insanlar, bense biraz daha nerde akşam orda sabah modelindeyim :) evlilik, ciddi ilişki falan çooookkkk uzak geliyor bana ama her gece de ayrı bir adamla ayrı bir mekanda takılmıyorum :))

Ben öylesine bir yorum yaptım kızlarla geçirilen güzel bir öğle yemeği sonrasında, umarım siz de onlar da okurken keyif alırlar yazdıklarımdan :))

6 Temmuz 2010 Salı

Gelinlik

Canım kuzenimin 19 haziran da düğünü olacaktı ama nişanlısı düğüne 1 ay kala vazgeçti, ev, gelinlik, otel, balayı, vs herşey hazırdı. Sonrası belli tabi şaşkınlık, üzüntü, kızgınlık. Teyzem kuzenimden daha fazla üzüldü bile diyebiliriz :)

Herneyse bu olayın sonucunda kuzenimin nişanlısının 34 beden gelinliği elimizde kaldı :)) yani elimizde hiç giyilmemiş ve giyilmeyecek olan 34 beden bir gelinlik var, gelinimiz istiyor diye uzunca bir kuyruk yaptırılmıştı :) çevrenizde gelinlik arayan, yaptırmayı düşünen falan varsa haberiniz olsun, derdimiz paraya dönmesi değil kesinlikle, sadece gelinliği her gördüğünde üzülmesini istemiyorum canım kuzenimin :)) en kısa zamanda resimlerini de çekip koymayı düşünüyorum blog a :)

İsteyen olursa heber verirsiniz, üzerinde konuşuruz :))

30 Haziran 2010 Çarşamba

Tatilin ayak sesleri :)









Nihayet yarın 6 günlüğüne tatile çıkıyorum :))) o kadar iyi gelecek ki bu tatil anlatamam, gidicem dağıtıcam sonra dönücem yeniden bomba gibi - gerçi bomba gibi dönme kısmından çok da emin diilim, niye döndüm diye lanet de yağdırabilirim :PPPP

Canım Çeşme me gidiyorum çok sevdiğim arkadaşlarımla, orda da çok sevdiğim başka arkadaşlarımla buluşucam :) bu tatilde hiç uyumayıp mümkün olan en keyifli şekilde tadını çıkarmayı planlıyorum :))












Sole Mare, Paparazzi, Babylon hepsini gezeceğim, hatta yeni yerler açılmış bilgisi geldi ki hemen değerlendirmeye alacağım :)) ama açıkcası en çok istediğim cmt gecesi Çeşme açıkhava da gerçekleşecek olan Bonnie Tyler konserine gitmek :) büyük ihtimalle bedava olduğundan dolayı içerisi çoluk çocuk ve saçma sapan insan kaynayacak ama belki Bonnie Tyler a kadar dağılırlar diye umuyorum :)) olmadı kale dibinden dinlemeyi planlıyorum :)) Aşağıya Faster Than The Speed Of The Night albümünün kapak resmini koydum, abim de plağı vardı bu albümün, benim Bonnie Tyler ı ilk keşfettiğim ve bayıldığım albümdür, saatlerce dinlerdim plağı :))



En korktuğum ise Demet Akalın ve kocasının yaptıkları tatil sırasında yaptıkları saçma sapan yalan dolu evliliklerini gösteren programı Çeşme de hatta Alaçatı da çekiyor olmaları, zaten yeteri kadar kalabalık olan Alaçatı şimdi bu abuk insanlar yüzünden iyice hengameye dönebilir, neyse ki çok sevdiğimiz Gubiba Alaçatı'nın girişinde, çok içerilere de girmeyiz artık bu sefer napalım :)

Neyse hava izin verirse sizin için de denize, havuza girerim güneşlenirim, gezer tozar, yer içerim :))) nazar etmeyin nolur, tatile ciddi ihtiyacım var :)))

23 Haziran 2010 Çarşamba

Bir Babanın Başbakana Mektubu

Sayın Başbakan,
Birbirinden başarılı iki oğul babasısınız. Oğlunuz Burak alnının ...teriyle
genç yaşta gemi aldı.
Diğer oğlunuz Bilal, Dünya Bankası'ndaki başarılarıyla
stratejik ortağınız Amerikan başkanı ... bile iltifatlarına
mazhar oldu.
İkisi de pırlanta gibi, Allah bağışlasın.
Demem o ki, bir evlat nasıl yetişir, bir baba evladına
baktığında nasıl içi
titrer, nasıl burnunun direği sızlayarak sever biliyorsunuz...
Ama oğlu ertesi gün askerlik
kurası çekecek bir baba o geceyi nasıl geçirir,
Güneydoğu'yu çeken oğlunu otobüse nasıl bindirir, 15 ay boyunca
geceyi
gündüze nasıl ekler, saat başı haberlerini nasıl içi içini yiyerek seyreder,
telefonda konuştuğunda
"Operasyona gidiyoruz, hakkını helal et baba" diyen
oğluna ne cevap verir, bilmiyorsunuz.
Çünkü dediğim gibi
oğullarınızdan biri armatör oldu. Güneydoğu'da deniz yok,
Atatürk Barajı da oğlunuzun gemisi için pek küçük kalır,
yakışık almaz. Yani
Burak güvende. Allah bağışlasın.
E diğer oğlunuz Bilal de dediğim gibi Dünya bankası'ndaydı.
Şimdi ise Dünya
Bankası her nedense sözleşmesini yenilemediği için The Brooking
Institution'da. İşi düşünce üretmek
olan bu kuruluş da geçenlerde
Diyarbakır'ın belediye başkanı Sayın !!!! ... i ağırlamıştı,
hatırlatırım. Yani sözün kısası Bilal de Washington'da, güvende. Allah
bağışlasın.
O yüzden de "Artık şehit cenazeleri görmek
istemiyoruz" diyen bir vatandaşa
gönül rahatlığıyla "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir, canım kardeşim"
diyebiliyorsunuz.
Ben de artık şehit cenazeleri görmek istemeyenlerdenim, bu yüzden ben de
sizin "Canım kardeşim"
diye hitap edebildiklerinizdenim. Can kardeşliğin
verdiği samimiyet hissiyle, olanca içtenliğimle merak ediyorum.
Sayın Başbakan, 5 ayda verilen 50 şehidin ardından, "Askerlik yan gelip
yatma yeri değildir" dediğiniz için;
şehitlere "kelle" dediğiniz için hiç mi
utanmıyorsunuz?
Bırakın politikaya devam etmeyi, meydanlarda büyük büyük
laflar etmeyi; hala
nasıl sokağa çıkabiliyorsunuz?
Artık neredeyse her gün kalkan cenazelerde o kadar kişi tek bir
ağızdan sizi
ve bakanlarınızı yuhalarken ne hissediyorsunuz? Yani mesela, "Yan gelip
değil, can verip yattılar" diye
bağırırken binlerce kişi, "Yer yarılsa da
içine girsem" diyebiliyor musunuz?
Orada, şehitlerin cenazesinde, Ajan
Smith gözlüklerinizle gizlerken
yüzünüzü, neye daha çok üzülüyorsunuz? Şehitlere mi, düştüğünüz hale mi?
İktidarınızın ilk günlerinde terör sıfırken dört buçuk yılın sonunda gelinen
durum nedeniyle hiç mi suçluluk
duymuyorsunuz?
Şimdi sürekli "şehitlik üzerinden siyaset yapmayın!" diyorsunuz ya
meydanlarda. Peki, o zaman tam
seçim arifesinde niye şehit aileleri ile
gazilere ... aracılığıyla kurasız ucuz konut veriyorsunuz? Bu durumda asıl
siz şehitler üzerinden siyaset yapmış olmuyor musunuz?
Sayın Başbakan, bir baba olarak soruyorum size.
Aynaya baktığınızda ne
görüyorsunuz? Akşam yastığa başınızı koyduğunuzda uyuyabiliyor musunuz?
Kelle deyip geçtiklerinizin
ahından korkmuyor musunuz? O mağrur, çocuk
bakışlı erler, onların babasız evlatları, anaların ağıtları, babaların
"Vatan Sağ olsun" derken titreyen dudakları hiç mi rüyanıza girmiyor?
Bir "canım kardeşiniz" olarak olanca
samimiyetimle soruyorum. Bu kadar
sevilmemek nasıl bir duygu Sayın Başbakan?
Ha, bu arada. Bir oğlunuz, Bilal,
hani stratejik ortağınız Bush'un
iltifatlarına mazhar olan, askere gitmedi. Diğeri, Burak, hani alnının
teriyle gemi
alan ise çürük raporu almış. Askerlik yapmayacakmış.
Ne diyeyim. Bilal de, Burak da pırlanta gibi çocuklar.
Allah bağışlasın.

21 Haziran 2010 Pazartesi

İlhan Selçuk




Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi ve "Pencere" köşesi yazarı sevgili İlhan Selçuk'u kaybettik. Malesef bir süredir beklenen bir olaydı ama gene de iyi adamları kaybetmek her zaman icimi acıtıyor, hele de böyle karanlık günlerden geçerken.

Birçok internet sitesinde - ki bunlar hükümet yanlısı internet siteleri - İlhan Selçuk'un gazeteciliğinden çok komedi filmi tadındaki ergenekon davasının sanığı olarak suçlandığı söyleniyor. Yazar, gazeteci, aydın, hukukçu vs gibi sıfatların yerine ergenekon sanığı gibi saçma sapan yakıştırmaların konulmaya çalışması, ya da Amerikan Hastane'sinde tedavi gördüğü için kendisine savaş açılması gibi saçma sapan ayrıntılara değinmeyi tercih etmişler. Naparsınız karısının hastanesi yok ki gitsin orda tedavi olsun, yoksa sizin ağzınıza böyle saçma laf vermeyi hiç istemezdi eminim.

84 yaşında hasta bir adamı sabahın 4:30 unda evinden alıp 40 saat sorgulamaktan utanmayan bir devlet var ortada, aynı devlet 74 yaşında kanser hastası bir kadının evine girip saatlerce bütün hayatını didiklemekte, kız çocukları okutmak için kurulan bütün ÇYDD şubelerine baskın yapıp belgeleri toparlamakta bir sakınca görmedi ama gene aynı devlet kayıp trilyon davası sırasında çok yaşlı olduğu gerekçesiyle Necmettin Erbakan'ın evinde cezasını çekmesini sağladı. Bu ikiyüzlülük değil de nedir????

İlhan Selçuk'un son yazısında kaleme aldıkları çok hoş ve manidar ama anlayabilene tabi.


İkisini de Eyvallah...
Arabayla asfalt yolda giderken birden karşına bir levha çıkar..
"Yol kapalı"
Bozulursun...
Ama yapacağın bir şey de yoktur.
Bugün Pazar!..
Pazartesi günü yürekten ameliyat olacağız., söylenenlere bakılırsa epey gıllı gışlı bir operasyonmuş, nalları havaya dikersek bozulmayalım, olur böyle şeyler...
...
Nalları dikmezsem...
Daha görüşürüz...
Dikersem, her ne kadar kusurumuz da olsa, affola...
İkisine de eyvallah..."

Sevgili Türkan Saylan'ın arkasından yaptığınız gibi kına yakarsınız artık Sevgili İlhan Selçuk için de.Nefret ediyorum gerçekten sizin bu sığ, cahil ve bağnaz bakış açınızdan.

İcim acıyor iyi adamları yitirdikçe ...